Denemeler
A A E Y
Rolleri Tanrı Dağıtır
Kötü Son
Kumdan Kale
4. Liste
Pamuk Şeker
Ana Cadde No:21
Shizofrenia
Nemesis
No Name
Kesilmiş Kamışlar

 
YARIM KALAN AŞKLAR, KESİLMİŞ KAMIŞLAR


- ...Ahah! Geliyor, geliyor!
- Hayır! Git, gelme! Gelmesin, gelmesin!
- Geliyor Rıfkı, geliyor.
- Gelmesin, gelmesin.
- Geldi, ilham perim geldi Rıfkı, hemen yatağı hazırla!
- Tüh!
- Hemen yatağı hazırla, konuşma fazla, ne diyorsun?
- Yok birşey efendim, yatağınızı diyorum, hazırlayayım hemen.
- İsabet olur. Çabukcak hazırla ve git hadi!
- Peki, hemen! Yalnız çarşaf bitmiş.
- Ne?
- Çarşaf bitmiş işte. Size alayım demiştim dün de, göndermemiştiniz, geri gelmem diye.
- Nasıl olur ya? Bir daktiloyu hazırlayamıyor musun Rıfkı?!
- Ama efendim kağ... Pardon çarşaf bitmiş, ben n`apayım?
- Bilmez misin benim, yani doğallıkla - bir yazarın - hayat felsefesini? Daha ne kadar, kaç kere yineleyeceğim? Bir yazarın yatağı, çalışma odasıdır, kirlenmemelidir yorganı, daktilosu, beyaz kağıtları da çarşafıdır Rıfkı! Yazar bu yatakta uyur, ve rüyalarıdır yazdıkları.
- Biliyorum efendim. Ben de onu diyorum işte, çarşaf bitmiş. Bu felsefeyi de, daha önce, mütemadiyen beş bin kere söylediniz.
- Dur Rıfkı! Sus! Peri? Peri kaçıyor Rıfkı! Kaçmaaa, ey peri, kaçmaaa! Tüh, kaçtı...
- Ohh, kaçtı...
- Ne diyorsun Rıfkı?
- Hiç. Birşey demedim efendim. Ne yazık oldu dedim içimden, öylesine.
- Ben bilirim o ne yazıkları... Şimdi madem ilham perim de gitti, sen gel şuraya otur bakalım...
- Hayır yani, ama şey, oturmak... Gitsem ben?
- Gel otur! Bak sana birşey okuyacağım. Sen de bana fikrini söyleyeceksin, ne güzel, değil mi?
- Yine mi? Ne güzel... Evet, ne güzel(!)...
- Sus!
- Ama efendim bakın benim iki çocuğum var, evde hanım da bekler sonra, ben en iyisi gideyim, yarın gelirim, okursunuz efendim...
- Otur ve sus Rıfkı. Bu sefer kısa. Hem neden dinlemek istemiyorsun ki, çok güzel oldu bu yeni öyküm... Dinle bak.
- Bakın bunlar çocuklarım, bu Hasan bu da Ceren, bakın ne sevimliler, değil mi? Bakın bu eşim, bu da bir arkadaş. Çok iyi dostumdur...
- Koy o fotoğrafları yerine Rıfkı. Kapıyı da kapat, gel.
- Pe... Peki efendim.
- Bak şimdi, son şaheser romanımın ismi ne biliyor musun?
- Haaayırrr, bilmiyommm...
- Dalga geçme Rıfkı. Son şaheser romanımın ismi "Yarım Kalan Aşklar"
- Yarım kalan aşklar... Hımm, bana bir şey hatırlattı. Hımm... evet.
- Ne? Ne hatırlattı Rıfkı, çabuk söyle?
- Şeyi hatırlattı efendim. Ben de gençliğimde bir tiyatro oyunu yazmıştım da, onu hatırlattı bana. Öykü şöyle efendim; bir uşak var, bu uşağın bir de manyak efendisi var, efendi yazar, söz meclisten dışarı yani. Oyunun ismiyse "Bırak da gideyim, kafanı kırmak istemiyorum". Kısa bir oyun, uşak kaçıyor. Bakın göstereyim, yerinden kalkıyo, şöyle kapıya doğru, usulca üç adım atıyooo...
- O sırada efendi de uşağına terliğini fırlatıyor, ve uşak vuruluyor, değil mi? Bak ben de görmüştüm o oyunu... Otur şuraya Rıfkı!
- İyi, oturalım.
- Otur tabii! Şimdi dinle bak... Bu öykü, ileride büyük ödüller falan kazandığında, çok ünlü olduğunda, sen de gururlanacaksın, emin ol!
- Ama efendim, sizin yazdıklarınız çok...
- Keees! Dinle şimdi... Yıllardan 1964, yazın ilk günleri. Elif, İhsan'ı sevmektedir. Oysa İhsan, bir fabrikatörün çocuğudur. Elif'se, fakir bir ailenin onyedinci çocuğudur. Bu ikisi aynı mahallede oturmaktadırlar.
- Kim, anneyle baba mı?
- Hayır, Pamuk Prensesle, Kara Murat.
- Haa, o zaman yedi cüceler de o mahallede oturuyorlardır, ne hoş...
- Rıfkı'cım, şu dolabın alt çekmecesinde tabancam olacaktı, sana zahmet, uzatır mısın?
- Niye efendim?
- Seni vuracam.
- Amam efendim, latife yapıyorsunuz yine, ben de gülerim o halde, hah hah hah, bakın katılabiliyorum da. Ama öykünüz yarım kalmasın efendim, okuyun da...
- Dinle şimdi, İhsan'la Elif, aynı mahallede oturuyorlar...
- Eee? Pamuk Prenses'le ne ilgisi var bunun şimdi?
- Kes ulan! Ne diyordum. İhsan, fabrikatör çocuğu olduğu için tabii ki mahallenin en çok miskete sahip çocuğu, o dönem misket karneyle satılıyor, düşün artık.
- Neyi? Bitti mi? Sonu güzel olmamış.
- Hayır Rıfkı Bey, bitmedi, bitmeyecek de!
- İyi aman...
- Evet, İhsan, mahallenin en fazla miskete sahip çocuğu, çok da güzel misket oynuyor, bütün mahalleyi dize getiriyor adeta...
- Vay anasını! Bu İhsan ne çocukmuş ya! Bir süper kahraman yaratmak istemişsiniz herhalde efendim, değil mi?
- Değil. Ama senin öleceğin gelmekte Rıfkı. Onu görüyorum bak...
- Tamam, espri yaptım efendim. Şaka yani, siz devam ediniz...
- İhsan çok güzel vuruyor.
- Ne? Vuruyor mu?
- Misket misket! Çok güzel oynuyor, iyi vuruyor.
- Haa, Zeybek falan da mı?...
- Sus Rıfkı. 
- Evet, dinliyorum.
- Ve Elif de, onu misket oynarken görüyor, aşık oluyor.
- Vay vay vay, bitti mi?
- Hayır. Yıllar geçiyor ve ikisi de evlilik çağına geliyorlar. Bı arada İhsan, babasının yerine fabrikaların başına geçiyor. Ne fabrikaları bunlar, biliyor musun?
- Boru mu?
- Hayır, misket fabrikaları... Kaderin cilvesi, Elif'i de bu fabrikaya sekreter yapıyor. 
- Bak şu işe. Kaderin Cilvesi kim? İş ve işçi bulma görevini üstelenmiş bir dost mu yoksa? Cilveli Kader mi?
- Son sözlerin bunlar Rıfkı. Senin mezar taşında da bir espri yazacak, son sözün bir espri olacak çünkü...
- Neyse siz anlatın, okuyun efendim, özür...
- Elif sekreter olur. Kaderin cilvesi. İhsan müdür.
- Hı? Evet. Misket, iyi vuruyor, Pamuk... Müdür müdür müdür?
- Dinle Rıfkı! Yoksa kovulursun! Senin gibi binlerce insancık var dışarıda, iş için bekleyen.
- İş? İş mi bu şimdi? Yani... Tamam efendim. Dinlerken bir ara bir rehavet çökmüş, o heyecan içinde, dalıvermişim...
- Ne diyordum, evet. Elif sekreter olur fabrikaya, İhsan da patrondur. Ama ne Elif'in haberi vardır İhsan'ın patron olduğundan, ne de İhsan'ın haberi vardır, sekreterin Cihan olduğundan.
- Ha? Cihan? O kim?
- Seni denedim. Cihan, Elif'in büyükten küçüğe onüçüncü kardeşiydi. Konumuzla alakası yok. Neyse, günler hızla geçerken, bir iş toplantısı sırasında, tuvalet kapısıyla, patronun kapısını karıştıran Elif, İhsan'ın çalışma odasındaki iş toplantısının ortasında içeri dalar. Toplantı o kadar hararetli geçmektedir ki, kimse Elif'in odada olduğunun farkına varmaz. Japon işadamlarını kafalamaya çalışan İhsan, bayağı bir kârdadır o sırada, Elif'in kendisini izlediğini fark etmez. Bir anda Elif, İhsan Bey'in, yani patronunun, o eski İhsan olduğunu anlar, fakat çoktan iş işten geçmiştir. Altına yapmıştır bile.
- Eee? Bu kadar mı?
- İzin verirseniz, devam edeceğim Rıfkı Bey(!!)
- İyi, ediniz efendim, müsade sizin.
- Aferin, oh, şöyle ol işte! Ne diyordum. Elif altına yapar. Ve bu utanca dayanamaz, hızla dışarı çıkar ve kendini içkiye verir. Bu arada salıncaktan düşer, ve kör olur. Çok geçmeden İhsan'ın da şansı döner, ve japon ortakları İhsan'ı bitirirler. Beş misketsiz kalan İhsan, eski fabrikasının önünde su satmaya başlar. Hayret, hiç zabıta yoktur. Eski çevresinden iş adamları, hem ondan su içmektedirler. Kısa zamanda işleri geliştiren İhsan, suyun yanısıra limonata da satmaya başlar. Kazandığı parayı da hep miskete yatırır. Misket, daha çok misket, daha çok ve daha çok... Kendisini harcayan japonları harcamak için daha çok... Bu arada, kazandığı misketleri İstanbul Misket Kıymetler Borsası'nda değerlendirir, hızla yükselir.
- Bir şey sorabilir miyim?
- Dur, kesme.
- Bir soru.
- İyi, sor.
- Bitti mi?
- Hayır!
- Pek iyi. Elif n`oldu?
- Elif şimdilik kör oldu. İlerleyen bölümlerde, değişik sıfatlar kazanacak, sabret.
- Bence Elif kör olunca bitsin.
- Sen de git, değil mi?
- Evet.
- Bak yüzsüze! Dinle, bir yere gitmiyorsun. Elif kör olur. Evet, gözleri için gitmedik doktor bırakmaz, doktorlar O'na kör olduğunu, o yüzden göremediğini söylerler. Elif, yurt çapında gitmedik doktor kalmadığı için Houston'a gitmeye karar verir. Amerika'da gözlerine çare arayacakken, körlüğünün azizliğine uğrayaraktan, yanlış uçağa biner, üstelik yanlış bir havaalanından.
- Pes.
- Ne dedin?
- Yaa dedim, ne kadar heyecanlı.
- Evet öyle, kesme de devam edeyim. O artık Japonya'dadır ve parasızdır, ama...
- Vay vay. Ne öykü. Bundan iyi film olurmuş efendim.
- Sus Rıfkı! Bölme, çarparım. Ne'se, neydi? Evet, Elif beş gün boyunca Houston'ı arar, ancak Japonya'da Houston yoktur.
- Belki de vardır efendim, japonlar onu da yapmışlar, teknoloji bol, yapar adamlar. Denizden havaalanı yaptı onlar, bilirsiniz...
- Bilirim, bilirim de...
- Bu Elif de İhsan'ı ne çabuk unutmuş. Sonu fena olmadı, iyi işte.
- Neyin sonu?
- Öykü? Bitmedi mi?
- Bitmeyecek! Tövbe yarabbi... Yıllar sonra İhsan borsa milyarderi olmuştur ve Tokyo Nikei Borsası'nı ele geçirmiştir.
- Tokyo ne?
- Nikei, nikei! Cahil, onların borsasının ismi!
- Vay vay, ne kadar kültürlüsünüz efendim. Atmıyorsunuz, değil mi?
- Ne atması. Nikei işte, araştır istersen, ama bozulursun sonra. Efendim demişti, ben bir uşağım, ne anlarım demedim, ona karşı çıktım derdin, bozulursun, üzülürsün, pişman olursun...
- Tamam ya, anladık. Nikeyiyse nikeyi!
- Öyle. Kaderin cilvesine bak, Tokaşito da bu borsada çalışmaktadır o zamanlar.
- Gene mi kaderin cilvesi? Bu Takaşita da kim?
- Tokaşito.
- Takaşita evet, kim?
- Tokaşito. Elif'in kocası.
- Haa, evet. Eee?
- Aradan yıllar geçer, İhsan, işleri daha iyi takip edebilmek için Japonya'ya, üstelik de Tokyo'ya yerleşir.
- Kaderin cilvesi, değil mi?
- Öyle de denebilir...
- Bence bu öykünün ismi "Cilveli Kader" olmalıymış.
- Hımm, haklısın. Genelev bayanı ismi gibi, değil mi? İşte senin kültürün bu! Şimdi istersen sus. Ne diyordum. Tokyo'ya yerleşir ve Tokaşito'yu da ortağı yapar. Önce arkadaş, ardından da canciğer dost olurlar. Aradaki tek sorun, İhsan'ın Türkçe bilmemesidir... Niye öyle bakıyorsun?
- Yok bi`şey, İhsan'ın Türkçe bilmemesi... enteresan... olayı gözümde canlandırıyorum da...
- İyi devam et. Enteresan evet, hayat gibi. Kendi içinde saklar. Neyse, yıllar sonra bir akşam yemeğinde, İhsan, Tokaşito ve Elif bir araya gelirler. Japonya'da tıp çok ilerlediğinden, Elif artık kör değildir. Birbirlerini tanımasınlar mı?
- Tanımasınlar, bitsin. Elif de iyileşmiş zaten.
- Yok, öyle değil. Bitmiyor.
- Pek güzel, evet. Başka neler oluyor? Gerçekten sonu yok mu bunun?
- Yok dedim ya, bu öyküyü dinlerken can vereceksin.
- Hahha, ödüm buruştu efendim, ürktüm yani, çok hem de...
- Ne oldu?
- Espri yaptınız ya, ben de... Ne`se, anlatın hadi...
- Ne dedim, birbirlerini tanırlar. Hem de ne tanıma! Elif İhsan'ı tanıyor, İhsan da yıllar boyunca kendisini tüketen işadamlarının başkanı Tokaşito'yu tanıyor. Tokaşito da İhsan'ı tanıyor. Epey bir tanışıyorlar yani!
- Eee? Şimdi n`olacak öyleyse?
- Şimdi, muhteşem final!
- Bitiyor!
- Sus ve dinle! Tokaşito, sırtından upuzun bir kamış çıkartık ve İhsan'ı Elif için düelloya davet eder.
- Ee, bunlar nasıl olsa evli değiller mi? Ne iş düello falan?
- Tokaşito İhsan'ın ortağı ya, yani işçisi gibi bir şey. Her zaman beraberler. Ee şimdi Elif tanıdı ya İhsan'ı; İhsan Tokaşito'ya bir iş verse, Tokaşito uzak diyarlara gitse ne olacak? Elif yalnız kalacak, sonra ne olacak? Tokaşito seyahatten dönecek, bakacak ki o da ne...
- Ne? 
- Beraber olurlar diye yani, bu düello ondan, İhsan aradan çıkmalı, namus meselesi...
- Ooo, bu öyküde yok yok. Bir de namus meselesi var ha? Ben şimdiden alacağı ödülleri tasavvur etmeye başladım efendim...
- Yaa, diyordum da inanmıyordun. Neyse, Tokaşito kamışını çıkarır, İhsan da çıkarır.
- Nasıl, kamşını?
- Lightsaber gibi. Düello şeysi bunlar, her japonda mutlak var o dönem, tarih çok ileri... film yapıldığında, aksiyon babında...
- "Vay be" diyebiliyorum.
- Ne`se, kıyasıya bir kavga başlar. Uzun dakikalardan sonra, zaten Japonya'da olduklarından, deprem olur ve düşen bir beton parçası İhsan'ın kamışını keser. İhsan kesilen kamışını ve düşen beton parçasını izler. Elif'e döner, şöyle der: Bu, bu yarım kalan aşkımızın simgesi olsun! O sırada Tokaşito, japon tabii zeki olacak ya, İhsan'ı fırsattan istifade aşağı iter. İhsan ellialtıncı kattan düşer ve ölür. Evet, ölür. Elif de bu acıya daha fazla dayanamaz ve İhsan'ın peşinden atlar. Düşer, ve düşer... Ve kör olur.
- Haydaaaa! "Haydaaa!" diyebiliyorum, gözlerim yaşardı. Bitti değil mi? Ne kadar acıklı bir son oldu...
- Paçamı bırakır mısın Rıfkı?
- Ama efendim... İhsan ölemez!...
- İhsan'lar ölmez Rıfkı! Onlar bizim içimizde yaşarlar. Bir İhsan demek, bir yaşayan İhsan demektir. Oysa kalbimize gömdüğümüz, kaç bir? Bir değil, bin İhsan vardır. İhsan'lar ölmez Rıfkı...
- Ühühüh... Hırfğk.
- Rıfkı, burnunu paçama siliyorsun.
- Evet... Ühü... Hırfğhk.
- Tamam, bitti Rıfkı.
- Takaşito? Ona ne oldu peki?
- Takaşito, aman Tokaşito da öldü, öldü işte pis adam...
- Ölsün, kötü adam, hırfğhk...
- Öldü öldü, hadi sen git artık.
- Ne? Gideyim mi? Hemen efendim, iyi geceler...
- İyi, iyi geceler de, hani ağlıyordun sen?
- Ağlıyorum da, içimden... İçimdeki İhsan, pardon Rıfkı ağlıyor, ben... Gideyim artık...
- Git... Güle güle bari.
- Hoşçakalın.
- Rıfkı?
- E... Efendim?
- Rıfkı ?!
- Hayır! Kışt! Olamaz, yine mi?! Hayıııırr!
- Ahah geliyor Rıfkı, geliyor, görüyorum, çabuk yatağı hazırla!
- Öff, gelme be, gelme artık!
- Geldi Rıfkı, gene geldi!
- İyi, çok iyi, gelsin... Hatta ben de yalnız bırakmak isterd... si...
- Dur Rıfkı, çarşaf yok, sen... Yaz hemen. Nejat, ergenlik çağında bir gençtir ve boyu da sürekli uzamaktadır...
- Offf yaa, olmasın...
- Sus ve yaz. Otomobil yarışlarında aldığı derecelerle... haydaaa, arayı kaçırdım bak! Otomobil, şase evet... Hay Allah, yakalayamıyorum, ve evet, kartalın yuvasında patlayan kumpanyasından çıkan deve hörgücüyle...
- Çekmece... Burda tabanca yok?!
- Ne tabancası? Yazıyor musun? Tek gözlü devin inini bulup, ve evet, kutsal sudan içerek...
- Çekmecede... Yok tabanca... Ölemiyorum!
- Ölümün bütün soğukluğunu ensesinde hisseden Dedektif Kamil, yurda döner dönmez çoraplarını... Allah Allah... Çok enteresan bir öykü oluyor Rıfkı, yazıyor musun? Çıplak kalana dek...
- Yazıyorum...

[Fred `03]


Copyright © 1999-2004 M@L DiZaYn
anasayfa | platform | okul | irc | manadolu