 |
Kumdan Kaleler
`98-`99'da Internet Café açıyorduk. Bir açsak, kurtaracaktık kendimizi. Mekan bulamadık. Paramız da yoktu aslen, ama elimize kağıdı kalemi aldık mı, kimse tutamıyordu bizi. Şuna şu kadar, buna bu kadar ayıracağız, bilgisayarlar taksitle olur, girişte bekleme salonu olsun, video koyarız, oyun tanıtımı yaparız, ne alakaysa...
Uzun ara dükkan aradık, büro baktık. Emlakçı gezdik. Kimseden yardım almayacağımız için, tek sermayemiz 'Tatil'imizdi. Kafaya koymuştuk, gezip tozmak yoktu bu yaz. Yemeyecektik parayı. Oysa, kimsenin iki bekara büro vermek istemediği gerçeğiyle karşı karşıya kaldık. Bizim tatil kendini kurtardı, biz kurtaramadık...
Sonra site işleri çıktı. Öyle durduk yerde değil, şapkamızdan iş yarattık kendimize. Yapalım dedik ve ortak siteler yaptık. Gameout.net'i açtık o dönem. O yetinmedi, Danforth.net ve JenniferCentral.com açıldı, takım dışında, kendi topunun peşinde koştu, dar alanda kısa paslar yaptı, gol olmadı, çok zengin de olamadı; olamadık. Geceleri sabahlara, sabahları da gecelere düğümledik, uzun aylar geçirdik...
Kimi zaman buluşurduk, sabahına 'online' girdiğimiz gecelerin devrisi günleri akşamları;
O'nun kanlı gözlerini görürdüm;
"Ne yapalım, ekmek parası" derdi, gülerek.
- Okula gittin mi?
- Yok ya, uyanamamışım, sen n`aptın?
- Ben gittim gitmesine de, uyumadım dünden beri.
- Ben de uyanamadım, ama totalde üç saat uyudum, yetiyor, bünyeyi eğittim netekim...
Bazen, ailesi gittiği zaman uzaklara bir yerlere, fırsat bu fırsat, benim bilgisayarı taşırdık bizden onlara. Geceler boyu, iki bilgisayarı birbirine bağlayıp, ünlü bir savaş oyunu vardı, onu oynardık sabahlara kadar. Bazen de onun bilgisayarının bozulası gelirdi. Nasıl bir bozulmaysa, monitöre kadar bize götürmek gerekirdi bilgisayarı. Ailesi inansa da, inanmasa da, zor işti 'Tamir etmek' iki bilgisayarı.
Oynadık, çok oynadık o savaş oyununu. Yendik, yenildik, ne kazandık ne kaybettik, bilmem ama çok tartıştık 'kuşçu' olsun mu olmasın mı diye. Ben kızardım, durmadan atlı asker üretirdi, ne strateji ne bir şey, ben savaş planları yaparken gizliden, okçuları şuraya yerleştireyim, bombacılarla şuradan gireyim derken, elli-yüz tane atlı askerle gelirdi, tarumar eder giderdi. Yenilince, yenildiğime değil de; çekirgeye bak, öğrettik oyunu, geldi yine bizi yendi, diye kızardım.
Yeni açılan bir internet café vardı. Oraya giderdik. Ünlüymüş bizim oyun, oynanırmış ordada da. Dört bilgisayar, haritada birbirini görmeyen adamlar, takılırdık. Bazen karşılıklı, bazen ittifak yapardık. Sonuçta bizim ittifaklardan kazançlı çıkan, cafénin sahibi kel amca olurdu. Saç ektireceğim diye çok paramızı aldı, anmadan geçemem. [Bir defasında da mail göndermeye çalışırken, iki ayarla oynadım diye, bilgisayarı bozdun, interneti siliyodun az daha - parlatıyodum - diye kızmıştı bana ciddi ciddi]
Adam gibi ilişkilerimiz olmadı hiç. Tutunamadık da... Ben otobüste fazla bilet isteyen kızlara aşık olurken, o da karşı balkondaki kıza saati sorarak kalbini kazanacağını sanardı. Küçük dünyalarımız vardı, onların penceresinden böyle görünürdü dışarıdaki dünya, bu kadarını görürdük... Dışarıdaki çocuklar, kaydıraktan kayarak, salıncağa binip, koşup oynayarak büyürken, biz parkın ortasında, parktan bağımsız, kumla oynardık, hiç büyümeyeceğimizi sanarak. Kocaman kaleler yapar, o kumdan kalelerin içine girer, o pencerelerden bakardık hayata. O 'kocaman' kumdan kalelerden savunurduk küçük dünyamızı, ittifaktık.
Bilgisayar mı, internet mi bizim hayatımıza girmişti, yoksa çok mu yumuşaktı kumları, biz mi aldık elimize oynadık, kale yaptık, bırakmadık, bilmiyorum; bilemiyorum...
Bir gün bitirdik ittifakı, yıktık kaleleri. Kumun dışına attık adımlarımızı. Atmak zorunda kaldık. Sanırım, büyümüştük...
Ne kale kaldı savunacak, ne de küçük dünyalarımız. Çıkardık hayatımızdan oyunları, interneti, bilgisayarı ve de kumu, kaleleri, birbirimizi.
Bir süre salıncağa binmeye çalıştık, tahteravalliye takıldık, teker teker, birbirimizi görmeden, habersizmiş gibi... kaydıraktan kayalım, belki daha da büyürüz dedik... Sonra baktık olmayacak böyle, kazık kadar adamlar, hala salıncaktır, kaydıraktır...
Birşeyin ucundan tutmak gerekirmiş, böyle değilmiş aslen dünya... işse iş, evse ev, paraysa para...
Yaşayıp giderken, gündelik kaygılar içinde, büyürken, hayatın getirdikleriyle götürdükleri arasında, daha ve daha, uzarken yollar, ayrılırken genelde, kesişirken bazen, sadece hissederim. Sanki... Bazı geceler, geçiyorum parkın yanından, 'büyüdük' derken, salıncağın yanında, salıncakta sallanmak yerine, demiri bükmeye çalışırken bulmuşum kendimi. Kimi zamansa, kaydırağın yanında, kayağına şekil vermeye çalışan bir adam görürüm...
Sorarım uzaktan,
ne yapıyorsun?
Gelmez yanıt...
Neden böyle oldu,
büyüdük mü gerçekten?
Kanlı gözlerini görürüm, yanımdaymış gibi...
Bakar bana:
"Ne yapalım, ekmek parası..."
der gibi...
sanki...
[Fred `01]
|
|
 | |
 | |